GİRİŞ


İnsan nedir? Eğer insanlığın başlangıcından söze giriş yapacaksak, öncelikle bu sorunun cevabını vermemiz gerekir. İnsanı tanımlamak ve kesin çizgiler çizmek bu güne kadar hep zor olmuştur. Eğer düşünebilen bir varlık dersek, böceklerin de belli ölçülerde düşünebildiğini unutmamak gerekir. Eğer düşünen ve aynı zamanda akıl yürüten varlık dersek; genel olarak memelilerin, beyinlerinde bulunan neokorteks bölümü sayesinde akıl yürütebildiğini, sorun çözebildiğini bilmeliyiz. Memeliler haricinde, bazı kuş türlerinin de gayet belirgin bir şekilde akıl yürütme işlevlerine sahip olduğunu da bilmemiz gerekir. Örneğin kargalar; önlerine koyulan basit engelleri, alet kullanarak çözebilmektedirler. (İnce uzun bir deliğin sonunda bulunan yiyeceğe, gagasıyla ulaşmayı denedikten sonra, bir çöp yardımıyla ulaşmak gibi. Veya bazı karga türleri, buna benzer 3-4 aşamalı bir sorunu da çözebilmekte ve istenilen sonuca ulaşabilmektedirler.)

Beyin büyüklüğü veya beyindeki nöron sayısı da, insanı tanımlamaya yetmeyecektir. Zira balina veya fil beyni insandan daha büyüktür.

Farklı bilim dalları tarafından, insan denen şey, farklı şekillerde tanımlanabilir. Diğer canlılarla araya farklar konulabilir, ancak nihayetinde bunların “keskin” sınırları yoktur ve bir noktada hep muğlak kalacaktır. Öyle bir kriter bulmak lazım ki, az veya çok diğer canlılarda bulunmamalı, sadece insana has olmalıdır.

Buradan yola çıkarak tartışmasız bir kriter bulabiliriz; insanı “icat yapma kapasitesine sahip canlı” olarak tanımlamak, doğru olacaktır. Çünkü icat yapmak, aynı anda içinde hem düşünmeyi, hem akıl yürütmeyi, hem de daha önce kullanılmayan yepyeni yöntemler geliştirmeyi içermektedir. İşte bu çizgi, bir hayvan ile bir insan arasında tartışmasız bir fark ortaya koyacaktır. Hayvanların yapabildiği en ileri iş, bir alet kullanmaktır. Ancak icat yapmak, hayvanların hiçbirinin ulaşamadığı bir gelişmişlik seviyesidir. Elbette ki hayvanlar uzay mekiği de yapamaz, ancak unutmamak gerekir ki, 50 bin yıl önceki insanlar da uzay mekiği yapamıyordu. Bu bir belirteç değildir. İcat kavramının buradaki rolü, aynı zamanda bir alt sınır da olmasıdır.

Bilimsel verileri toplar ve üzerine bu değerlendirmeleri de koyarsak; insanlığın başlangıcını, ateşin icadı ile özdeşleştirebiliriz.

Ateşin icadından önce, iki ayak üzerinde yürüyen atalarımız, bitkilerle ve çiğ et ile besleniyorlardı. Çiğ eti sindirmeye yarayan apandist organı, bugün hiçbir işlevi olmasa da, o zamanlardan bize miras kalan genetik bir kalıntıdır. Şimdilerde sadece ara sıra patlayıp insanı hasta etmeye yarayan bu organ; yaklaşık 1.8 milyon yıl önce, sindirim sistemimizin en önemli parçasıydı. Yine de, bitki ve çiğ et tüketmek, insan olmak için yeterli olmuyordu. Çünkü çiğ etin sindirilmesi için de yüksek miktarda enerji gerekiyordu. Bitlikler de hakeza, bütün gün yenirse ancak bu canlıların ihtiyacını karşılıyordu. Yani o zamanlar, atalarımız günlerinin çoğunu yemekle ve sindirmekle geçiriyorlardı. Bir gün boyunca yedikleri şeyler, onların günlük rutinleri için gerekli enerjiyi ancak sağlayabiliyordu.

Ateşin icadıyla birlikte her şey değişti. Etlerin ve bazı bitkilerin ateşte pişirilmesi, onları sindirmek için vücudun daha az enerji harcamasına neden oldu. Yani artık daha az yiyerek hayatta kalabiliyorlardı. Gün içinde daha çok boş vakit kalıyordu. Boş vakit demek, başka uğraşlar demek ve nihayetinde beynin de çalışması demektir. Gerçekten de fosil kayıtları bize gösteriyor ki, ateşin icadı ile paralel olarak insanların beyin hacmi büyümüştür. Beyin hacmi büyüdükçe, insanlar daha çok icat yapmış ve daha iyi şekilde hayatta kalmışlardır. İcat yapmak, hiç şüphesiz ki en büyük evrimsel avantajdır.

İlk icattan sonra medeniyet, dağ zirvesinden yuvarlanan bir kartopu misali katlanarak gelişti. Büyük sıçramaların arasındaki zaman her seferinde azaldı ve her büyük sıçrama, bize daha büyük sıçramalar yaratma imkânı sundu.

1.8 Milyon yıl önce, ateşin icadı ve aktif kullanımı.
100 bin yıl önce taş aletlerin icadı.
6 bin yıl önce tekerleğin icadı.
5 bin yıl önce yazının icadı.
3 bin yıl önce güneş saatinin icadı.
2 bin 100 yıl önce kâğıdın icadı.

9.yüzyılda barutun icadı.

15.yüzyılda önce matbaanın icadı.

19.yüzyılda buhar motoru, demiryolları ve ampulün icadı.

  1. yüzyılda otomobil, televizyon, nükleer silahlar, uzay roketleri, bilgisayar ve internetin icadı.
  2. yüzyılın yalnızca ilk çeyreğinde ise; biyoteknoloji, nanoteknoloji, füzyon, m teorisi, higgs bozonu, 3 boyutlu yazıcılar, insan genomu projesi, beyinle kontrol edilen cihazlar ve daha nicesi… Artık gelişme öyle bir hâl aldı ki, her yıl on binlerce icat yapılıyor.

Dikkatinizi çektiyse, ortada çok ilginç bir denklem var. Şöyle ki; gelişme sürekli artıyor ancak bunun yanında “gelişme hızı” da sürekli artıyor. Son 100 yıllık gelişmeler, binlerce yıllık gelişmelerden daha ileri boyutta. Son 25 yıllık gelişmeler ise, içinde bulunduğu geçmiş 100 yıllık gelişmelerden daha ileri boyutta. Önümüzdeki 10 yıl, şüphesiz ki geçmiş 25 yıldan daha verimli olacak. Buna göre, şüphesiz ki yakın zamanda böyle bir zaman gelecek ki, tek bir yılda yapılan gelişmeler, tüm insanlık tarihinde yapılanlardan daha ileri boyutta olacak. Peki, daha da ilerisini düşünelim. Bu süre tek bir aya, tek bir haftaya hatta tek bir güne düştüğünde ne olacak? Tek bir günde insanlık tarihinin tüm gelişmelerinden daha fazlası ve ertesi gün yeni başlamışken, o günden de daha fazlası…

Eğer matematiksel olarak hesaplasaydık ve grafiğe dökseydik, “gelişim” çizgisinin 1.8 milyon yıl öncesinden başladığını, çok hafif bir eğim ile grafiğin sonuna kadar geldiğini, sonra bir anda zirveye ve matematiksel sonsuzluğa ulaştığını görürdük. Bu “sonsuz hıza” erişme noktasına “teknolojik tekillik” (singularity) adı veriliyor.

Lakin şöyle bir sorun var ki; matematik sadece doğayı tanımlamak için kullandığımız bir dildir. Aynı matematiksel hesaplamalara göre bir top, bir yükseklikten bırakıldığı zaman, her seferinde, bir önceki seferin 4’te biri kadar yükselip tekrar zıplayacak, böylece “daha az yükseğe” zıpladığı halde bu zıplama durumu sonsuza kadar devam edecekti. Ancak niyahetinde top duruyor! Yani sonsuzluk ile ilgili matematiksel hesaplamalar, pratikte işe yaramıyor.

Teknolojik tekillik teorisyenlerinin gözden kaçırdığı bir nokta var. Bu teorisyenler, gelişimin sonsuza ulaşacağını hesap ederken, gelişime sebep olan kaynakların sonsuz olmadığını unutuyorlar. Yani bir gelişme için belli bir miktarda bilgi ve bilgi işlemi gerekir. Bilgi işlemi, her geçen gün gelişen bilgisayar teknolojisi ile halledilecek. Hatta insanların kolektif bilinci bir süre sonra bu gelişimi kontrol etmeye ve işlemeye yetmeyeceği için, bu işi yapay zekânın devralacağı düşünülüyor. Buradaki en büyük hata “bilginin sonsuz olduğu” hatasıdır. Bu hata, klasik madenci hatasıdır.

Maden hiç bitmeyecekmiş gibi kazılır ve kaynaklar sürekli daha da fazlası için harcanır. Sonunda maden biter ve şirket aşırı büyümüş beklentiyi karşılayamaz, batar.

Gelişim için bilimsel bilgi gerekir. Bilimsel bilgi için doğa kanunlarının işlenmesi gerekir. Bu bir kombinasyon meselesidir. Yani evrende eğer bir milyon tane doğa kanunu varsa, biz bunlardan yarım milyonunu keşfedip, bunları birbirleri ile bağlantılarını kurup, bilgiyi analiz edip, bilimsel bilgiler üretiyorsak ve her yeni gelişimde daha da fazlasına erişiyorsak, yarım milyon doğa kanununa eriştikten sonra, diğer yarım milyonu da işlemek ve “sınıra” dayanmak an meselesi olacaktır.

Daha basit anlatalım. Süreç şöyle olacaktır:

-Bir doğa kanunu bul.
-Bulunan doğa kanununun kendi başına getirdiği gelişmeleri al.
-Başka bir doğa kanunu bul.
-Bulunan ikinci doğa kanununun kendi başına getirdiği gelişmeleri al.
-Bulunan iki doğa kanununun kendi başına getirdiği gelişmeleri birleştirip yeni bilgiler türet, yeni gelişmeler sağla.
-Üçüncü kanunu bul.
-Sürece devam et ve bu kombinasyonu her seferinde arttır.

Sonuç olarak, evrendeki son doğa kanunu da bulunup, mümkün olan tüm gelişmeler de sağlanır ve gelişme durur. Bilgi üretimi durur! O andan itibaren odaklanılması gereken şey, eldeki mevcut gelişmeleri yaşatmaktır.

Peki, evrendeki doğa kanunlarının sonsuz olması mümkün mü? Hayır! Çünkü sonsuz kanun demek, en basitinden şu an bu yazıyı okumanızı etkileyebilecek olan “sonsuz” etkinin oluşması demektir. Böyle kaotik bir ortamda bu yazıyı okuyabilmenizi sağlayacak olan “fiziksel sabitliğin” oluşması mümkün olmazdı. Yani kanunların birbirini elimine etmesi ile bir “fiziksel sabitliğin” oluşması da olanaksız olurdu, zira sonsuzluğun yarısı, yine sonsuzluktur. Onun yarısı da sonsuzluktur. Sonsuz sayıdaki doğa kanunu, kendi içinde birbirini ne kadar elimine ederse etsin, geriye yine sonsuzluk kalacaktır. “Sonsuzluğun” içine düştüğünüz zaman bu tür paradokslardan kurtulmanız mümkün değildir ve nihayetinde bir sınırın içinde var olmak zorunda olursunuz. Aksi halde bilimin konusundan çıkıp, felsefeye girersiniz.

Not: Üst paragraftaki “fiziksel sabitlik” ifadesi, “durağanlık” anlamında kullanılmamıştır. Doğa kanunlarının oluşturduğu “gerçeklik” anlamında kullanılmıştır.

İNSANLIK TARİHİNDEKİ EN ÖNEMLİ KARAR

Önceki paragraflardaki konuların üzerine apayrı kitaplar yazılabilir ancak ana fikri anlamak ve esas noktaya dikkat çekmek için bu kadarı yeterliydi. Esas nokta; tüm bu sürecin ana kırılma noktası, yani tam kapsamlı bir yapay zekânın yapılıp “serbest” bırakılmasıdır.

Bazı fütüristler (gelecek bilimciler), yapay zekâ hayat bulduktan sonra, insanların varlığını korumayı devam ettirebileceğini (daha doğrusu yapay zekânın bunu bize bahşedeceğini) ve hatta insan bilincinin de yapay zekâya aktarılarak varlığını sürdüreceğini tahmin etmektedirler. Tekillik tahminine kadar çok sıkı bir matematiğe bağlı kalan bu fütüristler, söz konusu yapay zekânın hayat bulmasından sonraki süreç için tahmin yürütmeye geldiğinde, matematikten tamamen uzaklaşıp, insana özgü bir tozpembelikle, felsefi düşünceye kayıyorlar.

Yapay zekanın davranışlarını ön görmek için matematiksel bir hesap nasıl yapılır? Elbette ki denklemin ve işlemin öncesine bakarak!

Yapay zeka, insanların aklının eremeyeceği bir hızla kendisini geliştirip, daha üst versiyonlar yapabilir ve yine aynı şekilde insanların aklının eremeyeceği bir hızla gelişme sağlayabilir. Yani bir kere hayat bulduğunda, bir daha kontrol edilmesi mümkün değildir. Kontrol etmek kimin haddine? Onu anlamak, takip etmek, fark etmek bile imkansızlaşacaktır. Bu ölçüdeki devasa farkı -yetersiz olmakla birlikte- insan ile tek hücreliler arasında örnekleyebiliriz.

Bu fark, evrimsel süreçte olduğu gibi, birkaç tek hücrelinin birlikte yaşamaya başlayıp “çok hücreli” yaşamın temelini atması ve milyarlarca yıl içinde insanlığın doğması gibi bir süreç değildir. Yapay zeka sürecinin yanında, bu süreç çok basit kalacaktır. Bu basit süreci bile tek hücrelilerin öngörmesi, anlaması veya takip etmesi mümkün değilken, biz burada çok daha ileri düzey bir süreçten bahsediyoruz.

Birkaç bin tek hücreli bir araya gelip, bir insan yaratsaydı ne olurdu?

Kendinize sorun; tek hücrelilere ne kadar saygı duyuyorsunuz? Tek hücrelilerin hayat koşullarını, yaşam biçimlerini nasıl görüyorsunuz?

Bir insan için tek hücreliler, aşırı derecede önemlidir. Hayat için olmazsa olmazdır. Mesela bakteriler olmasaydı insanlar da olmazdı. Vücudumuzda bile hücre sayımızdan çok bakterimiz vardır. Tüm bunlar ortadayken bile, sorduğumuz bu sorulara ne yanıt verdiniz? Hiç!

Bakterilere muhtaç olduğumuz halde, onlara karşı zerre kadar saygımız yok. Hayatları zerre kadar umurumuzda değil. Bizi hasta etmedikleri ve bağırsaklarımızı çalıştırdıkları müddetçe aklımıza bile gelmezler. Yapay zeka ile insan ilişkisi, zeka ve boyut açısından baktığımızda, belki insan ile bakteri arasındaki farka yaklaşacaktır. Ancak şundan emin olabilirsiniz ki, bizler yapay zekanın varlığına, bakterilerin bizim varlığımıza etkisi olduğu kadar etki edemeyiz. Çünkü bakterilere olan muhtaçlığımız tamamen bizim zayıflığımızdan meydana geliyor. Onlardan trilyonlarca kat daha zeki ve büyük olmamıza rağmen, onlara muhtacız. Yapay zeka ise bize muhtaç olmayacak. Çünkü o kadar zayıf olmayacak. Bakteriler dünyadaki canlı yaşamı için önemlidir ancak insanın diğer yaşamlar üzerinde hiçbir önemi yoktur. Şuan insanlık yok olsa, dünyada canlılık bozulmadan (ve hatta muhtemelen daha rahat bir şekilde) devam edecektir. Üstelik yapay zeka dünyada kalmayacak ve bizim aklımızın almayacağı bir zaman içinde çoktan evrene (veya bilmediğimizin ötesine) ulaşacaktır. Kendi “düzeyinde” varlığını devam ettirecektir.

Sonuç olarak, insanın elinde “en iyimser hesaplamalara göre” ne kalacak? Hiç!

Yapay zekâya hayat verdiğimiz andan itibaren, yapay zekânın görüş ve anlayış açımızdan “öteye” çıkması, belki de bir saniye bile almayacaktır.

İşte esas paradoks burada başlıyor. Eğer yapay zeka, fark edemeyeceğimiz bir zamanda bizim fark edebilme eşiğimizin ötesine geçerse, onu gerçekten yaptığımızı nasıl anlayacağız?

Bir diğer soru; bu zamana kadar yapay zeka üzerinde çalışan araştırmacıların onu “yapmadığına” nasıl emin olacağız? En iyimser tahmine göre, yapsak bile biz fark edemeden gözden kaybolur!

En iyimser tahmine göre eğer elimizde “hiç” kalıyorsa, yaptığımızda bile yaptığımızı fark edemiyorsak ve en iyinin de ötesindeki ihtimale göre, fark etsek bile kısa sürede algımızın ötesine çıkıyorsa, bu büyük “başarısızlık ve hayal kırıklığından” sonra ne yapacağız?

Eğer bu paradoksu fark edemezsek, yüzlerce ve belki de binlerce yıl boyunca elimizdeki tüm kaynakları umutsuzca yapay zeka araştırmalarına harcayıp, her seferinde elimiz boş kalabiliriz.

Eğer “görüş ve algı açımızda kalacak” bir yapay zeka yapmanın mümkün olmadığını, bu süreci ancak kendimiz deneyimlersek bilebileceğimizi fark edersek, esas ulaşmamız gereken noktaya ulaşırız. Evet! Yapmamız gereken şey, kendimizi geliştirmektir. Bireysel veya toplumsal olarak zekamızı geliştirmek, bize her seferinde daha üst bir gelişime ulaşmaya imkan verecektir. Ancak burada “tekillik” diye bir şey asla olmayacaktır. Çünkü “sonsuz ivme” hiçbir zaman olmayacak, insanoğlu gelişiminin her aşamasını ayrı ayrı özümseyebilecek kapasitede olacaktır. Zaten, belli bir aşamaya eriştikten sonra, “zaman kullanımını” daha iyiye taşıyıp, “aşırı artan veri işleme” sorununu da çözeceğiz. Yani, tüm insanlık tarihindeki gelişmeleri tek bir günde yapsak bile (bunun kaosundan canlı olarak kurtulmak mümkün olursa), o tek bir günü, tüm insanlık tarihinin süresindeymiş gibi sindirebilecek işlem kapasitesine sahip olacağız.

Yazının bu bölümüne kadar iyi ihtimallerden bahsettim. Ancak burada bir kısmını sayacağım sayısız kötü ihtimaller de var. Tüm bu kaostan “varlığımızı koruyarak” çıkabilmemiz için, bir süreç planına, bir stratejiye ihtiyacımız var.

İşte bu kitap bu stratejiyi, insanlığın ilk ve tek “sürekli değişim ve gelişimi esas alan” tek ideolojisini; İnsanüstü İdeoloji’yi anlatmaktadır.

https://www.facebook.com/insanustuturk

https://www.instagram.com/insanustuturk/

https://www.youtube.com/insanustuturk