Öncelikle evrimi kısaca açıklayalım. Evrim hakkında herkesin bir görüşü vardır fakat çok az kimse Türlerin Kökeni gibi kitapları okumuştur ve bunun biyolojik altyapısını biliyordur. Evrim, belirli doğa şartları altında, o şartlara uyum sağlayamayan canlıların ölmesi, uyumlu canlıların hayatta kalmasıdır. Uyumlu canlılar, uyumlu genler taşıdıkları için, sonraki nesiller de aynı şartlara uyumlu olacaktır. Dolayısı ile her doğa şartı, kendisine uyumlu olan canlıları barındırır.

Bununla beraber doğa şartları sürekli değişmektedir. Doğa şartları ile beraber her yeni gelen nesilde de genetik farklılaşmalar oluşmakta ve farklı özellikleri olan yeni tür canlılar zaman içinde ortaya çıkabilmektedir. Değişen doğa şartlarına, sürekli çeşitlenen canlılık arasından en uyumlu olanlar hayatta kalır. Örnek vermek gerekirse; Alaska’da bulunan bir ayı türünde, renk pigmentlerini barındıran gen kolunda genetik farklılaşma yani mutasyon meydana gelmiştir. (Bu tür farklılaşmalar her yeni nesilde farklı oranlarda mutlaka olmaktadır. Birebir nesil aktarımı mümkün değildir.) Bu mutasyon sonucu normalde kahverengi/siyah olan ayı ailesinin beyaz yavruları olmuştur. Halen ara sıra bu durum tekrarlanmaktadır. (İnsanlar arasında da böyle mutasyonlar bazen olmakta, zencilerin albino yani bembeyaz renkli bebekleri doğmaktadır.) Beyaz renkli ayı yavruları karlı ortamlarda daha az farkedildiklerinden, daha rahat avlanmışlardır. Daha rahat avlanmaları onların buzul ortamlarında hayatta kalabilmelerini sağlamıştır. Kutup ayıları böyle var olmuştur.

İnsanüstücülük açısından insan evriminin bir avantajı ve bir de dezavantajı vardır. Avantajı, uyumlu bireylerin ortam şartlarına göre doğal veya yapay olarak ayıklanabilmesidir. Yani insanüstüye giden yolda belirli özellikler taşıyan insanların varlığı diğerlerine baskın hale getirilebilir. En akıllı, en yetenekli insanlar bir araya gelebilirler ve bunlar dünyanın baskın canlıları haline gelebilirler. Sürekli daha akıllı ve yetenekli olanları ayıklayan bir sistem kurulursa, insanlığın gelişme hızı hayal edilemeyecek boyutlara ulaşacaktır. Dezavantaja gelirsek; dünyaya gelen bir bebek, tamamen anne ve babasının genlerini taşımamaktadır. Döllenme sırasında anne ve baba genleri poker katları gibi karışır ve yeni bireyi oluştururlar. Ancak bu esnada ve sonrasında yeni bireyin genleri sürekli olarak mutasyona uğrar. Bu mutasyonlar çoğu zaman farkedilmeyecek düzeyde olmasına rağmen, üst üste bindiklerinde kişiyi çok farklı yerlere götürebilirler. Dünyanın en zeki anne ve babalarının, ciddi anlamda aptal çocukları olabilir. Kahverengi gözlü anne ve babanın, mavi gözlü çocuğu olabilir. Son derece ileri görüşlü, cesur, hayal gücü ve kavrama yeteneği yüksek bireylerin; bağnaz, algılayışı kıt, kaprisli, fesat, vandal çocukları dünyaya gelebilir. (Bu saydığım özellikleri çevre şartları ve eğitim de etkiler ancak karakter oluşumunda baskın unsur genlerdir.)

Yani insanı ve insan medeniyetini ne kadar yükseltirsek yükseltelim, bu medeniyeti yıkma potansiyeline sahip ucube varlıklar her an aramızdan çıkabilirler. Bu genler öyle iyi saklanabilir ki, öjeni (ayıklama) yöntemleri etkisiz kalabilir. Uzun yıllar boyunca gayet normal olarak görünen bir insan, bir gün en çirkin yüzünü açığa çıkartabilir. Vatanına ihanet edebilir, bilime ve bilimsel düşünceye savaş açabilir, sırf kendi kaprisleri uğruna üstinsanlığı yok edip medeniyeti hayvanlık seviyesine geri getirebilir. Bunları önlemenin yolu ise; doğum olayının katı olarak evlilikle zorunlu hale getirilmesi, evlilik kararı alan bireylerin DNA’larının tamamen incelenmesi, zigot oluşumundan doğum anına kadar bebekteki DNA değişimlerinin kayıt/kontrol altında tutulması ve yaşayan tüm bireylerin yönetim tarafından gizlice sürekli gen taramasına maruz bırakılmasıdır. Herkes yalan söyler, bir insan hakkındaki mutlak gerçek ise genlerinde saklıdır.